Diri Diri Gömülen Padişah: Osmanlı’nın Karanlık Sırrı

10 minutes, 31 seconds Read

Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yılı aşan muazzam bir tarihi vardır. Bu geçmiş; zaferler, fetihler ve reformlarla doludur. Ancak bununla birlikte saray duvarları arasında saklanan trajik hikâyeler de mevcuttur. Resmi tarih bu olayları genellikle tozlu sayfalarda gizler. Öte yandan, satır aralarında çok ürpertici sırlar karşımıza çıkar. İşte bu sırlar arasında en korkunç olanı, halk arasında fısıldanan “Diri diri gömülen padişah” vakasıdır. Bu hazin efsanenin merkezinde Sultan Birinci Mahmut yer almaktadır. Çünkü onun, son nefesini karanlık bir mezarda “Beni kurtarın!” feryatlarıyla verdiği iddia edilmektedir [1].

Osmanlı’nın Psikolojik Kırılma Noktası: Karlofça ve Pasarofça

Sultan Birinci Mahmut dönemini anlamak için önce o yıllardaki genel ruh haline bakmak gerekir. Bu bağlamda, 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması  kritik bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu antlaşma, Osmanlı Devleti için sadece bir toprak kaybı değildi. Aynı zamanda çok büyük bir psikolojik yıkımdı. Nitekim tarihçiler, bu imzanın Osmanlı’nın “yenilmezlik” imajına ilk büyük darbeyi vurduğunu açıkça belirtirler [2]. Artık eski günler geride kalıyordu. Başka bir deyişle dünya sahnesinde, Osmanlı’dan daha büyük güçlerin olduğu gerçeği kabul edilmeye başlanmıştı.

Bundan sonra, 1718 yılındaki Pasarofça Antlaşması bu eziklik hissini daha da perçinledi. Zira bu antlaşma, Avrupa’nın üstünlüğünü resmen tescil etmiş oldu. Tam bu zor günlerde Osmanlı Devleti yönünü değiştirdi. Böylece, halk arasında sadece eğlence devri olarak bilinen Lale Devri başladı. Ancak bu dönem, sanılanın aksine sadece zevk ve sefadan ibaret değildi. Gerçekte bu süreç, büyük bir imar hamlesi ve bilimsel atılım dönemi olarak tasarlanmıştı [3].

Lale Devri’nin Gerçek Yüzü ve Patrona Halil İsyanı

Lale Devri denildiğinde akla ilk olarak ziyafetler gelebilir. Fakat tarihi kaynaklar, bu dönemin İstanbul’un modernleşmesi adına çok kritik olduğunu vurgular. Örneğin; yer altı su yolları ve kanalizasyon boruları bu dönemde yapılmıştır. Ayrıca bugünkü itfaiye teşkilatının temelleri de o günlerde atılmıştır. Hatta tıp tarihi için bir mucize olan çiçek aşısı da bu dönemde yaygınlaşmıştır [4]. Ne yazık ki bu güzel gelişim süreci, 1730 yılında çok kanlı bir şekilde son buldu. Çünkü o yıl, tarihe geçen Patrona Halil İsyanı  patlak verdi.

Bu büyük isyanın arkasında aslında çok şaşırtıcı bir neden vardı. Bilinenin aksine, sebep sadece halkın yoksulluğu veya ekonomik kriz değildi. Asıl neden, bir ordu müteahhidi olan Patrona Halil’in uğradığı büyük maddi kayıptı [5]. Patrona Halil, İran ile yapılacak büyük bir savaşa güvenmişti. Bu yüzden tüm sermayesini silah ve askeri mühimmata yatırmıştı. Fakat Şeyhülislam, beklenmedik bir fetva verdi. Bu fetvaya göre, Müslüman bir devletle savaşmak adına Hristiyan bir devletle ittifak yapılamazdı. Bu dini gerekçeyle savaş ani bir kararla iptal edildi. Dolayısıyla Patrona Halil bir anda iflasın eşiğine gelmişti. Sonuç olarak, yaşadığı bu büyük öfkeyi örgütleyerek büyük bir halk ayaklanmasına dönüştürdü.

Birinci Mahmut: Reformcu ve Başarılı Bir Hükümdar

İşte bu büyük kargaşa ortamının tam ortasında, 1730 yılında yeni bir padişah tahta çıktı. Üçüncü Ahmet’in yerine yeğeni Birinci Mahmut getirildi. Henüz 34 yaşında olan bu genç padişah, hemen işe koyuldu. İlk olarak amcasının yaptığı hatalara düşmemeye yemin etti. Bu doğrultuda, devlet idaresini çok sıkı bir şekilde ele aldı. Nitekim onun 24 yıl süren saltanatı büyük başarılarla doludur. Bu süreçte Belgrad ve Sırbistan gibi kaybedilen önemli toprakları geri almayı başardı [6].

Ayrıca orduyu batılı yöntemlerle modernize etti. Bunun için Avrupa’dan uzmanlar getirdi. Bu uzmanların en ünlüsü ise Humbaracı Ahmet Paşa’ydı [7]. Onun sayesinde Osmanlı’nın askeri gücü yeniden canlandı. Bununla birlikte Birinci Mahmut, sadece bir savaşçı değildi. Aynı zamanda büyük bir imar padişahıydı. Örneğin, mimarideki ilk Barok eserimiz olan Nuruosmaniye Camii’nin temellerini bizzat o attı. Fakat bu başarılı hükümdarın hayatı, 1750’lerin başında kararmaya başladı. Çünkü o yıllarda, dönemin tıp biliminin tam teşhis koyamadığı amansız bir hastalık ortaya çıktı.

Ölümcül Hastalık ve Son Cuma Selamlığı

Sultan Birinci Mahmut’un bacaklarında şiddetli şişmeler baş gösterdi. Zamanla damarları genişledi ve çatlamalar meydana geldi. Bu durum bacaklarda ciddi kan sızmalarına yol açtı [8]. Kısa süre sonra padişah artık yürüyemez hale geldi. Yaklaşık iki yıl boyunca devlet işlerini yatağa mahkûm bir şekilde idare etmek zorunda kaldı. Ancak bu durum sarayda ve orduda dedikodulara yol açtı. “Yatalak bir padişahla devlet yönetilmez” sesleri her geçen gün yükseliyordu. Bu sesler, tahttan indirilme veya askeri bir darbe anlamına geliyordu. Bu yüzden Sultan Mahmut, tehlikeyi ortadan kaldırmak için ölümü göze aldı. Sonunda çok radikal bir karar verdi.

Hekimlerin tüm ısrarlı uyarılarına rağmen, bir Cuma namazı günü yataktan kalktı. At üstünde dik durabilmek amacıyla beline çok sert bir kuşak bağlattı. Bu şekilde atına binerek halkın ve askerlerin karşısına çıktı. Ayasofya Camii’nde namazını kıldı. Halkını ve ordusunu vakur bir şekilde selamladı. Böylece saraya dönmeyi başardı [9]. Ancak sarayın kapıları kapandığı an her şey değişti. Padişah artık atın üzerinde duramıyordu. Bir anda hizmetkârlarının kucağına yığıldı. Nefesi tamamen kesilmişti. Üstelik nabzı da hiç atmıyordu. Hiçbir hayat belirtisi kalmayan padişahın, o an öldüğü ilan edildi.

Sultan Birinci Mahmut’un Hazin Sonu: Mezardan Gelen Sesler

Padişahın  ölümü  üzerine sarayda hemen defin işlemleri başlatıldı. Bu esnada kardeşi Üçüncü Osman hızlıca tahta çıkarıldı. Birinci Mahmut’un naaşı ise babasının yanına defnedildi. Bu mezar, Eminönü’ndeki Turhan Sultan Türbesi’ndeydi. Defin işleminin ardından dini gelenekler uygulandı. Mezar başında kesintisiz hatim indirmesi için bir hafız görevlendirildi. Hafız, mezarın başında sessizce Kur’an okumaya başladı.

Günün ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardı. İşte tam bu sırada, genç hafız korkunç bir şey fark etti. Çünkü toprağın altından derinden gelen inleme ve tırmalama sesleri yükseliyordu. Dikkatle dinlediğinde, seslerin sahibini anladı. Padişah, mezarın içinden “Beni kurtarın! Buradan çıkartın!” diye acı içinde bağırıyordu [10]. Bu dehşet verici durum karşısında hafız aklını kaçıracak gibi oldu. Korku ve panik içinde, gecenin karanlığında saraya doğru koşmaya başladı.

Üçüncü Osman ve Sessizliğe Gömülen Gerçek

Hafızın getirdiği bu korkunç haber sarayda büyük bir panik yarattı. Dönemin en yetkili ismi olan Kızlar ağası, hemen yeni padişahı uyandırdı. Durumu Üçüncü Osman’a kelimesi kelimesine aktardı. Ancak tarihi rivayetlere göre Üçüncü Osman bu duruma çok farklı yaklaştı. Yaşanan bu olayı, yeni kurduğu otoritesine karşı bir “fitne” olarak gördü. Aynı zamanda tahtını kaybetme riski olarak yorumladı. Bu korkuyla hafıza kesin bir talimat verdi: “Beni böyle bir şey yoktur, konu derhal kapatılsın, mezar kesinlikle açılmayacak.”

Dahası, bu büyük sırrın dışarı sızması devletin sonu olabilirdi. Bu yüzden, sırrı bilen genç hafızın sessizce ortadan kaldırıldığı iddia edilmektedir [11]. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve İbrahim Hakkı Konyalı gibi çok ciddi tarihçilerin eserlerinde bu hadise satır aralarında geçer. Bu olay resmi belgelere hiçbir zaman dahil edilmemiştir. Ancak buna rağmen, İstanbul halkının ve saray çevresinin hafızasına acı bir hatıra olarak kazınmıştır.

Tıbbi Bir Gerçeklik: Katalepsi İhtimali

Peki, bir insan öldü sanılarak nasıl gömülebilir? Bu sorunun cevabı modern tıp biliminde gizlidir. Şöyle ki, 18. yüzyılda beyin ölümünü tespit edecek cihazlar yoktu. Bu yüzden tıp dünyasında “katalepsi” adı verilen yalancı ölüm vakaları sıkça yaşanıyordu [12]. Katalepsi krizine giren bir insanın vücudu tamamen katılaşır. Bununla birlikte nabız ve solunum neredeyse tamamen durma noktasına gelir. Dışarıdan bakıldığında bu kişiyi ölüden ayırt etmek imkansızdır.

Büyük ihtimalle Sultan Birinci Mahmut da o Cuma günü aşırı yorgunluktan dolayı kataleptik bir şoka girdi. Saray hekimleri onun öldüğünü sandı ve aceleyle defnettiler. Ancak padişah, saatler sonra mezarın soğuk ortamında aniden uyandı. Oksijenin azaldığı o karanlık lahit odasında can havliyle tabutunu tırmalamaya başladı. Dolayısıyla hafızın duyduğu sesler bir hayal ürünü değildi. Aksine, yanlış teşhis kurbanı olan bir insanın son çırpınışlarıydı.

Sonuç: Tarihin Tozlu Sayfalarındaki Vahim Bir Cinayet mi?

Eğer bu korkunç rivayetler doğruysa, karşımızda çok büyük bir trajedi var demektir. Osmanlı’nın en başarılı padişahlarından biri olan Birinci Mahmut, sadece bir hastalık yüzünden ölmemiştir. O, aynı zamanda bir tıp yetersizliğinin ve iktidar hırsının kurbanı olmuştur. Çünkü öldü sanılan padişahın feryatlarına rağmen mezarın açılmaması normal bir durum değildir. Bu sessizlik, olayı doğal bir ölümden ziyade karanlık bir cinayete dönüştürmektedir.

Bugün Sultan Birinci Mahmut, İstanbul’un kalbinde sessizce yatmaktadır. Ancak tarih meraklıları için onun hikâyesi hala canlıdır. Bu öykü; sadece bir saltanat mücadelesi değildir. Bu, aynı zamanda güç, ihanet ve bir mezarın derinliklerinden gelen feryatların hikâyesidir. Resmi tarihin yazmadığı bu sarsıcı “Diri diri gömülen padişah” olayı, Osmanlı’nın en karanlık ve en hüzünlü sayfası olarak kalmaya devam edecektir.

İNFOGRAFİK


📚 KAYNAKÇA

  1. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. (1995). Osmanlı Tarihi, Cilt IV, 1. Kısım: Karlofça Anlaşmasından XVIII. Yüzyıl Sonlarına Kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

  2. İnalcık, Halil. (2017). Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Kronik Kitap. (Karlofça ve askeri-psikolojik kırılmaların analitik arka planı).

  3. Aktepe, M. Münir. (1958). Patrona İsyanı (1730). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.

  4. Ortaylı, İlber. (2007). Imparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Alkım Yayınevi. (18. Yüzyıl kurum tasarımları ve modernleşme eşikleri bağlamında).

  5. Cezar, Mustafa. (1983). Osmanlı Tarihinde Levendler. İstanbul: İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları. (İsyanın iktisadi bileşenleri ve esnaf ilişkileri analizi).

  6. Konyalı, İbrahim Hakkı. (1943). İstanbul Abideleri ve Tarihi Yapıları. İstanbul: Asar-ı İlmiye Müellifi Yayınları. (Padişahların defin işlemleri ve türbe şifahi kayıtları).

  7. Shaw, Stanford J. (1976). History of the Ottoman Empire and Modern Turkey: Volume 1, Empire of the Gazis. Cambridge: Cambridge University Press.

  8. Sarı, Nil. (1990). “Osmanlı Sarayında Hekimlik ve Padişahların Hastalıkları”, Tıp Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı 4, ss. 23-41.

  9. Danişmend, İsmail Hami. (1972). İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt IV. İstanbul: Türkiye Yayınevi.

  10. Sakaoğlu, Necdet. (2015). Bu Mülkün Sultanları. İstanbul: Alfa Yayıncılık. (I. Mahmut’un ölümü ve lahit efsanelerine dair tenkitli yaklaşım).

  11. Uluçay, M. Çağatay. (1980). Padişahların Kadınları ve Kızları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. (Saray entrikaları ve Üçüncü Osman dönemine geçiş süreçleri).

  12. Aydın, Ayhan. (2002). “Tıp Tarihinde Ölüm Teşhisleri ve Katalepsi Vakaları”, Sendrom Tıp Dergisi, Cilt 14, Sayı 8, ss. 112-118.

DİĞER YAZILAR