Kılıçların Böldüğü Ümmet: Şia ve Sünni Ayrımı Nasıl Başladı?

9 minutes, 0 seconds Read

İslam dünyasında Şia ve Sünni ayrımı, tarihin en derin ve en sarsıcı siyasi kırılmalarından biridir. Bu iki mezhebin mensupları da aynı Allah’a inanıyorlar. Ayrıca aynı Kur’an-ı Kerim’i rehber ediniyor ve aynı Peygamber’in ümmeti olmakla şereflenmişler. Pek çok insanın zannettiğinin aksine bu ayrılık, başlangıçta inanç esaslarıyla veya fıkhi yorumlarla ilgili teolojik bir tartışmadan dolayı gerçekleşmedi. Bu ayrılık, Hz. Muhammed’in (S.A.V.) vefatı sonrasında ortaya çıkan devlet yönetimi ve siyasi haleflik meselesidir. Takvimler Miladi 632 yılını gösterdiğinde, İslam ümmeti sadece rehberini kaybetmenin derin hüznünü yaşamıyordu. Aynı zamanda tarihinin en büyük siyasi sınavıyla da karşı karşıya kalıyordu.


Görüş Ayrılıkları ve İlk Kıvılcım

Peygamber Efendimizin vefatının hemen ardından, Medine’de devletin başsız kalmaması adına acil bir lider arayışı başladı. O dönemde Medine’de iki ana sosyolojik grup vardı. İslam’a kapılarını açan yerli halk yani Ensar ile Mekke’den inançları uğruna göç eden Muhacirler.

Şia ve Ehl-i Sünnet ekollerinin tarih okumasındaki ilk ve en köklü ayrışma tam olarak bu noktada başlar:

  • Şia İnancının Yaklaşımı: Şia kaynakları, Peygamber Efendimizin vefatından önce, kendisinden sonraki halife ve imam olarak Hz. Ali’yi açıkça işaret ettiğini, savunur.. Bu nedenle halifeliğin seçimle değil, ilahi bir tensiple Hz. Ali ve onun soyuna (Ehlibeyt) ait olması gerektiğine inanırlar.

  • Ehl-i Sünnet İnancının Yaklaşımı: Ehl-i Sünnet kaynakları ise Peygamberimizin kendisinden sonrası için kesin ve kurumsal bir isim bırakmadığını, devlet başkanlığı gibi siyasi ve idari bir makamın Müslümanların kendi aralarında yapacakları istişare, şura ve seçim esasına göre belirlenmesi gerektiğini savunur.


Sakife Toplantısı ve Halifelik Seçimi

 Hz. Ali ve yakın çevresi Peygamber Efendimizin cenaze işlemleriyle ilgilenmekteydi. Bu sırada Medine’deki Beni Saide Sakifesi (Gölgeliği) altında tarihin seyrini değiştiren bir toplantı vardı. Bu süreç, İslam tarihindeki ilk siyasi istişare ve seçim hamlesi olarak kabul görüyor.

  • Adaylık Süreci: Medineli Ensar grubu, kendi içlerinden güçlü bir isim olan Hazreç kabilesinin lideri Saad bin Ubade’yi aday olarak öne sürdü.

  • Müzakere ve Seçim Sonucu: Toplantıya sonradan dahil olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah, ümmetin bölünmesini engellemek adına yoğun bir diplomatik çaba sarf etti. Yapılan uzun müzakereler ve görüşmeler sonucunda, İslam’a ilk girenlerden ve Peygamberimizin en yakın dostu olan Hz. Ebubekir, ezici bir çoğunluğun biatıyla halife oldu.

  • İtaat ve Sadakat: Hz. Ebubekir’in “Sıddık” lakabına yakışır sadakati ve adil duruşu, ümmetin büyük bir kısmı tarafından tereddütsüz kabul gördü. Hz. Ali de bir süre sonra ümmetin birliği adına Hz. Ebubekir’e biat ederek bu kararı tanıdı. Ancak bu süreçte yaşanan kırgınlıklar, gelecekteki büyük ayrışmanın ilk tohumlarını ekiyordu.


Siyasi Kırılmanın Derinleşmesi: Siffîn ve Hakem Olayı

İslam dünyasında şia ve sünni ayrımının en kritik, en kanlı  dönemeçlerinden ikincisi ise Halife Hz. Osman’ın isyancılar tarafından şehit edilmesiydi. Hz. Osman’ın trajik vefatının ardından ümmetin ısrarıyla Hz. Ali halifelik makamına geldi. Ancak devlet, iç karışıklıkların ve fitnenin tam ortasındaydı.

Hz. Osman’ın amcaoğlu Muaviye bin Ebu Süfyan Şam Valisi konumundaydı. Muaviye, katillerin derhal bulunup cezalandırılmadığını gerekçe göstererek Hz. Ali’ye biat etmedi. Bu durum, İslam devletinin merkezi otoritesine karşı açık bir başkaldırıydı.

Siyasi gerilim, kaçınılmaz olarak askeri bir çatışmaya dönüştü. İki Müslüman ordusu, 657 yılında Fırat Nehri yakınlarındaki Siffîn bölgesinde karşı karşıya geldi. Aylarca süren ve on binlerce Müslüman’ın hayatını kaybettiği bu amansız savaşın son gününde, Hz. Ali’nin ordusu tam askeri zafer elde etmek üzereydi. Muaviye’nin dahi komutanı Amr bin As tarihi bir taktiksel hamle yaptı.  Askerlerin mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim sayfalarını (mushafları) taktırdı.

Bu hamle, “Aramızda Allah’ın Kitabı hakem olsun!” mesajı taşıyordu. Hz. Ali, bunun kesinlikle askeri bir hile ve zaman kazanma stratejisi olduğunu ordusuna anlatmaya çalıştı. Ancak ordusundaki dindar ve saf niyetli askerlerin, özellikle de hafız kesiminin baskısına dayanamadı. Hz. Ali, ümmetin daha fazla kan dökülmemesi adına Kerhen de olsa “Hakem Olayı”nı kabul etmek zorunda kaldı.


Hakem Olayındaki Tarihi Hile ve Üçüncü Yol: Hariciler

Savaşı bitiren anlaşma uyarınca, taraflar kendilerini temsilen iki hakem Atadı. Hz. Ali’yi, dürüstlüğüyle bilinen Ebu Musa el-Eşari temsil edecekti. Muaviye’yi  ise siyasi zekasıyla tanınan Amr bin As temsil edecekti. Bu iki hakem bir çadırda bir araya geldi. Hakemler, ümmetin esenliği için her iki liderin de makamlarından azledilmesine karar verdi. Böylece yeni halifeyi şura seçecekti.

Hakemler kararı halka ilan ilan etmek için kürsüye çıktı.

  1. Musa el-Eşari’nin Beyanı: Kürsüye ilk çıkan Hz. Ali’nin hakemi oldu ve anlaşmaya sadık kalarak, “Ümmetin iyiliği için Hz. Ali’yi halifelikten, parmağımdaki şu yüzüğü çıkarır gibi çıkardım” diyerek kararını açıkladı.

  2. Amr bin As’ın Hamlesi: Ardından kürsüye çıkan Muaviye’nin hakemi Amr bin As, sözü aldı ve: “İşittiniz, o kendi liderini azletti. Ben de onun parmağından çıkardığı bu halifelik yüzüğünü aldım ve Muaviye’ye taktım! Onu halife ilan ediyorum” diyerek büyük bir hileye imza attı.

Bu hileli kararla İslam dünyası siyasi olarak geri dönülmez bir biçimde parçaladı. Hakem Olayı’na başta sıcak bakan ancak sonradan “Allah’ın hükmünün olduğu yerde kulların hakemliği kabul edilemez” diyerek radikalleşen bir grup ortaya çıktı. Bu grup Hz. Ali ve  Muaviye’yi kafir ilan etti. Bu gruba İslam tarihinde Hariciler (Ayrılanlar) deniliyor. Hariciler, daha sonra Hz. Ali’yi kufe camisinde sabah namazı kılarken şehit ettiler.


Kerbela: İslam Dünyasında Şia ve Sünni Ayrımı’nın Kanlı Mührü

Hz. Ali’nin şehadetinin ardından, büyük oğlu Hz. Hasan ümmetin birliği ve daha fazla kan dökülmemesi adına belli şartlarla (kendisinden sonra hilafetin saltanata dönüşmemesi ve şuraya bırakılması şartıyla) hilafeti Muaviye’ye devretti. Ancak Muaviye’nin vefatı yaklaşırken, bu anlaşmayı çiğneyerek oğlu Yezit’i veliaht tayin etmesi, İslamiyet’teki asr-ı saadet ve şura (seçim) kültürünü resmen bir Ortadoğu krallığına ve saltanat sistemine dönüştürdü.

Yezit’in liyakatsizliğini, zulmünü ve İslam ahlakına sığmayan yönetim anlayışını kabul etmeyen Peygamber Efendimizin sevgili torunu Hz. Hüseyin, bu haksız düzene ve gayrimeşru biata boyun eğmedi. Kufe halkının yoğun daveti ve sadakat mektupları üzerine, yanına ailesini, kadınları ve küçük çocuklarını da alarak Medine’den Kufe’ye doğru yola çıktı.

Ancak Yezit’in Kufe valisi Ubeydullah bin Ziyad, Kufe halkını baskı ve parayla sindirdi. Tarihler  10 Ekim 680 gününü gösteriyordu. Hz. Hüseyin ve beraberindeki yaklaşık 72 kişilik aile efradı, Irak’taki Kerbela Ovası’nda Yezit’in 4.000 kişilik muazzam ve acımasız ordusu tarafından kuşatma altına alındı.


Kerbela’da Yaşanan İnsanlık Dramı ve Büyük Kırılma

Kerbela’da yaşananlar, sadece İslam tarihinin değil, tüm insanlık tarihinin en büyük dramlarından biridir:

  • Zulüm ve Susuzluk: Yezit’in askerleri Fırat Nehri’nin önünü kesti. Böylece Peygamber’in kutsal soyundan gelen kadınlar, çocuklar ve bebekler çöl sıcağında günlerce bir damla suya muhtaç kaldı.

  • Şehadet ve Vahşet: Yezit’in okçusu, Hz. Hüseyin’in henüz dokuz aylık kundaktaki süt emen bebeğini, babasının kucağında iken kulağından okla vurdu. Diğer kulaktan çıkan ok Hz. Hüseyin’in boğazına saplandı. Beyni parçalanan o masum bebek, babasının kucağında babasıyla beraber şehit oldu. Bu vahşiler Peygamber torununun mübarek başını  Yezid’e götürmek için keserek bir çuvala koydu. Ayrıca çadırları yağmaladılar ve Ehlibeyt kadınlarını esir aldılar.

Kerbela Faciası, o zamana kadar “siyasi bir liderlik mücadelesi” olarak görülen ayrışmayı, geri dönülemez bir inanç, yas ve ideoloji boyutuna taşıdı. Şia (Şiatü Ali – Ali’nin Taraftarları), bu kanlı vahşetin ardından derin bir travma, intikam duygusu ve mazlumluk psikolojisiyle Ehl-i Sünnet ana gövdesinden ve Emevi yönetiminden zihnen ve kalben tamamen koptu. Bu olay, Şii kimliğinin ana harcı haline geldi.


Sonuç: Tarihten Günümüze Kalan Miras ve Doğru Duruş

İslam dünyasında Şia ve Ehl-i Sünnet ayrımı, temelleri 1400 yıl önce atılmış olsa da bugün hala Orta Doğu’daki mezhep savaşlarında, jeopolitik rekabetlerde ve kültürel gerilim alanlarında bir silah olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Ancak hem tarihsel belgeler hem de sahih İslami kaynaklar net bir gerçeği ortaya koymaktadır: Gerçek bir Müslüman için Hz. Ali’nin adaletini savunmak, Hz. Hasan’ın barışçıl duruşunu rehber edinmek ve Hz. Hüseyin’in haksızlığa karşı Kerbela’daki asil direnişini yüreğinde hissetmek bir mezhep meselesi değil; doğrudan bir iman, vicdan ve insanlık duruşudur. Ehl-i Sünnet dünyası da en az Şia kadar Hz. Hüseyin’in şehadetine ağlamış, çocuklarına yüzyıllardır Ali, Hasan, Hüseyin ismini vererek bu sevgiyi yaşatmıştır.

Tarihin tozlu sayfalarında kalan ve dönemin siyasi aktörlerinin ihtiraslarıyla harlanan bu acıları günümüzde birer nefret, ayrışma ve çatışma aracı olarak kullanmak yerine; adaletin, sadakatin, ahde vefanın ve Ehlibeyt sevgisinin evrensel değerlerini anlamak ümmetin asıl gayesi olmalıdır.


DİĞER YAZILAR