İstanbul’un Fethi: Bir Çağın Kapanışı ve Bilimin Mutlak Zaferi

10 minutes, 9 seconds Read

Karadeniz, Marmara ve Ege’nin birleştiği eşsiz bir nokta olan İstanbul, şüphesiz dünya tarihinin en stratejik şehirlerinden biridir.  Aynı zamanda şehir, Avrupa ile Asya kıtalarını da birbirine bağlar. İşte bu yönüyle  yüzyıllar boyunca çok kadim bir köprü vazifesi görmüştür. Nitekim Roma İmparatoru Konstantin, şehri 11 Mayıs 330 yılında başkent yaptı. O günden sonra ise bu ulu kent, pek çok medeniyetin rüyalarını süsledi. Ancak İstanbul’un fethi Fatih’e nasip oldu. Özellikle İslam dünyası, bu şehre her zaman çok daha derin bir anlam yükledi. Zira Peygamber Efendimiz, yüzyıllar öncesinden bu fethi şu sözlerle müjdeledi:

“Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”

İşte II. Mehmet ve askerleri, bu kutsal vaadin peşinden gittiler. Sonuç olarak da asırlık bir inancın nihai temsilcileri olarak tarih sahnesine çıktılar. Ancak bu ulu şehre ulaşmak Fatih için hiç de kolay olmadı. Theodosius Surları; derin su hendekleri, ön surlar ve devasa burçlardan oluşuyordu. Bu yüzden askeri uzmanlar bu yapıları aşılması imkansız birer mühendislik harikası olarak görüyordu. Nitekim Fatih’e kadar bu surlar, tarihteki büyük çaplı 15’ten fazla kuşatmayı boşa çıkarmış, yalnızca 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferi’nde trajik bir şekilde düşmüştü.

Genç Bir Padişahın Travması ve Siyasi Mücadelesi

Aslına bakılırsa İstanbul’un fethi, sadece siyasi bir başarı değildir. Aksine bu süreç, genç bir padişahın kendisini ispat etme mücadelesidir. II. Mehmet, 1432 yılında Edirne’de dünyaya gözlerini açtı. Fakat henüz 6 yaşında bir çocukken Amasya’ya vali olarak gitmek zorunda kaldı. Dolayısıyla akranları gibi çocukluğunu yaşayamadı ve küçük yaşta devlet idaresinin ağırlığı altına girdi. Bunun yanı sıra çocukluk yıllarında annesi Hüma Hatun’u kaybetmesi, onun erken yaşta hayatın acı gerçekleriyle tanışmasına neden oldu.

Babası II. Murat, 1444 yılında kendi isteğiyle tahttan çekilince, II. Mehmet henüz 12 yaşında Osmanlı tahtına çıktı. Şüphesiz bu durum, hem Osmanlı devlet kademelerinde hem de Avrupa’da şok yarattı. Hatta Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, genç padişaha açıkça muhalefet etti. Öte yandan Haçlı orduları da bu zafiyetten cesaret alarak sınırlara dayandı. Bunun üzerine babası II. Murat tahta geri döndü; devlet kademeleri II. Mehmet’i ise buna karşılık Manisa’ya gönderdi.

Tecrübesiz görülerek tahttan indirilmek, genç Mehmet’in ruhunda derin bir yara açmıştı. Ne var ki babası hayatta olmasına rağmen yaşadığı bu siyasi yalnızlık, onun içinde muazzam bir azim uyandırdı. Nitekim Manisa’daki yıllarında felsefe, matematik, astronomi ve mühendislik çalıştı. Dahası Latince, Antik Yunanca ve Arapça dahil 6 dil öğrenerek çağının ötesinde bir entelektüel haline geldi.

II. Mehmet, 1451 yılında babasının vefatıyla ikinci kez tahta çıktı. Ancak ne halk ne de ordu ona tam anlamıyla güvenmiyordu. Çünkü herkesin zihninde geçmişteki “Çocuk Padişah” imajı vardı. Bu durumdan ötürü Avrupa ve Bizans dünyası, Osmanlı’nın iç karışıklıklara sürükleneceğini düşündü. Hatta Bizans İmparatorluğu, bu genç padişahı kolayca yönlendireceğini sanıyordu. İşte bu psikolojik atmosfer, fethi zorunlu kıldı. Kısacası Fatih için İstanbul’u almak bir seçenek değil, aksine tahtını korumak için mutlak bir varoluş mücadelesiydi.

Kuşatma Öncesi Diplomasi ve Boğazkesen Hamlesi

Fatih, savaşı önce masada kazanması gerektiğini biliyordu. Bu nedenle 1451 ile 1453 yılları arasında Bizans’ı tamamen yalnızlaştırma stratejisi güttü. İlk olarak, Anadolu’da tehdit oluşturan Karamanoğulları Beyliği ile barış yaptı. Ardından Venedik ve Cenevizliler ile ticari antlaşmaları yeniledi. Böylece Balkanlar üzerinden gelebilecek olası bir Haçlı yardımının önünü diplomatik adımlarla kapatmış oldu.

Tüm bunlardan sonra genç padişah, asıl büyük stratejik hamleyi Boğaz’ın düğüm noktasına yaptı. Şöyle ki; Yıldırım Bayezid’in inşa ettiği Anadolu Hisarı’nın tam karşısına yeni bir kale yaptı. İşçiler ve askerler, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) adındaki bu devasa kaleyi olağanüstü bir gayretle sadece 4 ayda tamamladı. Böylelikle Osmanlı, Bizans’ın Karadeniz’den gelen askeri ve lojistik yardım hatlarını bıçak gibi kesti.

Şahi Topları ve Bilimin Savaş Meydanındaki Gücü

İstanbul’un fethini önceki başarısız denemelerden ayıran en temel unsur hiç kuşkusuz fen ve bilimdir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet, surların sadece kılıç gücüyle yıkılamayacağını biliyordu. Bu bilincin bir sonucu olarak, kinetik enerjiyi ve balistik bilimi en üst düzeyde kullanan vizyoner bir lider olarak öne çıktı. Kısacası surları yıkmanın yolu, kaba kuvvetten değil, matematikten geçiyordu.

Esasen dünya askeri tarihini kökten değiştiren Şahi topları, bu mühendislik bilgisinin ürünüdür. Fatih, Macar asıllı döküm ustası Urban ve Osmanlı mühendisleri (Müslihiddin ve Saruca Sekban) ile bir araya geldi. Dahası, onlara bizzat kendi öngördüğü balistik hesaplamaları sundu. Sonuç olarak Edirne’deki dökümhaneler, o döneme kadar insanlığın gördüğü en büyük ateşli silahları üretti.

Şahi Toplarının Teknik Özellikleri Değerler
Gülle Ağırlığı Yaklaşık 500 – 600 kg (Mermer)
Etkili Menzil 200 – 400 Metre
Toplam Ağırlık Yaklaşık 18 Ton

Ayrıca, bu topların Edirne’den nakliyesi için yolları ve köprüleri önden giden bir mühendislik taburu düzeltti. Bununla da kalmayıp, genç padişah kuşatma sırasında havan toplarının kullanımını da bizzat yönlendirdi.

Kuşatmanın Başlaması ve 20 Nisan Kırılması

Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453 sabahı surların karşısında düzenli bir plan dahilinde konumlandı. Hemen ardından Fatih’in emriyle tarihin en şiddetli bombardımanlarından biri başladı. Şahi toplarının yarattığı devasa gürültü şehir içinde büyük bir korku yaratsa da, Bizans halkı geceleri yıkılan yerleri toprak çuvallarıyla ve ahşap çitlerle tamir etmeye çalışıyordu.

Ancak kuşatma her an Osmanlı’nın lehine ilerlemedi. Bilakis, savaşın çok sert psikolojik kırılma noktaları oldu. Örneğin bunların en büyüğü 20 Nisan günü yaşandı. Papa’nın gönderdiği erzak ve asker dolu dört devasa kalyon, Osmanlı donanmasını aşmayı başardı. Çünkü rüzgarın kesilmesi, Osmanlı gemilerini bu yüksek batı gemileri karşısında etkisiz bırakmıştı. Sonunda yardım gemileri kolayca Haliç’e girdi.

Doğal olarak kuşatmayı sarayından izleyen Bizans halkı büyük sevinç çığlıkları attı. Buna karşılık genç padişah II. Mehmet ise öfkesinden atını denize, dalgaların içine sürdü. Zira bu mağlubiyet karargahta büyük bir moral bozukluğuna yol açmıştı. Hatta muhalif sesler, “Bu şehir alınamaz” diyerek kuşatmanın kaldırılmasını talep etmeye başladı.

Tam bu sırada, ordu inancını kaybetmek üzereyken Fatih’in imdadına hocası Akşemsettin yetişti. Padişaha yazdığı mektuplarla ordunun inancını yeniden ateşledi. Özetle Akşemsettin, genç hükümdara sabretmesi ve kararlı olması gerektiğini hatırlattı. Bu manevi destek sayesinde Fatih’in sarsılan iradesi yeniden çelikleşti ve padişah artık daha radikal planlar yapmaya koyuldu.

Stratejik Deha: Gemilerin Karadan Yürütülmesi

Fatih, klasik taktiklerle bu savaşın kazanılamayacağını artık net bir şekilde anlamıştı. Çünkü Bizans, Haliç’in ağzını devasa, kalın demir zincirlerle kapatmıştı. Bu engeli aşmak adına Osmanlı gemileri Haliç’e girmeli ve Bizans’ın savunma hattını bölmeliydi. Sonuç olarak genç hükümdar, askeri literatürde imkansız görülen o dahiyane kararı verdi: Gemileri karadan yürütecekti.

Askerler, Tophane sahili ile Kasımpaşa arasındaki güzergahı hızla düzleştirdi. Ardından yan yana dizilen devasa tomrukları hayvansal yağlarla kayganlaştırdılar. Nihayet 21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gece, dikkati dağıtmak amacıyla surlara yoğun bir sahte taarruz başlattılar. Bu sırada karanlığın koruması altında 70’e yakın Osmanlı gemisi kızaklar üzerinde kayarak bir gecede Haliç’e indi.

22 Nisan Pazar sabahı gün ağardığında ise Bizanslı gözcüler büyük bir şok yaşadı. Çünkü denizden hiçbir tehdit beklemedikleri Haliç’in içinde Osmanlı savaş gemileri duruyordu. Doğal olarak İmparator Konstantin ve halk, bu lojistik deha karşısında büyük bir çaresizliğe kapıldı. Sonuç itibarıyla bu hamle Bizans ordusunda psikolojik çöküş yarattı; zira savunma askerleri artık Haliç surlarını da korumak için bölünmüştü.

Kuşatmanın Görünmez Cephesi ve 29 Mayıs Genel Taarruzu

53 gün süren çetin mücadelenin nihayet sonuna geliniyordu. Bu süreçte Fatih, yerin üstü kadar yerin altını da etkili bir şekilde kullandı. Öyle ki fethin gizli kahramanları, uzman lağımcılar oldu. Ancak Bizans tarafındaki karşı birimler bu lağımların çoğunu fark ederek yer altında ölümcül karşı savaşlar verdi. Yine de lağımcılar Bizans savunmasını sürekli alarmda tutarak yıpratmayı başardı.

Buna rağmen, şehre vurulacak son darbe yerin altından değil, günlerdir surları döven topçu ateşinin açtığı devasa gediklerden gelecekti. Çünkü top mermileri Topkapı ve Edirnekapı arasındaki surları artık tamamen savunmasız hale getirmişti.

Nihayet 29 Mayıs 1453 Salı günü şafak vakti, orduya genel taarruz emri geldi. Yeniçeriler dalgalar halinde, top mermilerinin yerle bir ettiği o ana gediklerden surlara saldırdı. Görüldüğü üzere, ne popüler anlatılardaki gibi açık unutulmuş hayali bir kapı ne de bir tesadüf vardı; Osmanlı ordusu şehri tamamen askeri bir disiplinle geçti. Sonunda Ulubatlı Hasan gibi serdengeçtiler Osmanlı sancağını burcun tepesine dikti ve Bizans direnci tamamen kırıldı.

Öğleden sonra Fatih Sultan Mehmet, bembeyaz atı ve vakur duruşuyla şehre girdi. Doğrudan Hristiyan dünyasının göz bebeği olan Ayasofya’ya ilerledi. Orada atından inerek yerden aldığı bir avuç toprağı başının üzerine serpti, şükür secdesine kapandı ve zaferini tescilledi.

Fethin Dünyayı Değiştiren Küresel Sonuçları

İstanbul’un fethi, dünya tarihinin akışını hızlandıran küresel bir dönüm noktasıdır. Zira 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu bu zaferle tarihten silindi, Osmanlı Devleti ise böylece bir beylikten küresel bir İmparatorluk seviyesine yükseldi.

Bununla birlikte, bu fetih dünyada halihazırda başlamış olan büyük değişimlerin en önemli katalizörü oldu. Örneğin, İstanbul’dan ayrılan bilim insanlarının İtalya’ya taşıdığı nadide eserler, orada zaten başlamış olan Rönesans hareketine güçlü bir ivme kazandıردı. Benzer şekilde, ticaret yollarının tamamen Osmanlı kontrolüne geçmesi, Avrupalıları yeni yollar aramaya zorlayarak Coğrafi Keşifler sürecini hızlandırdı. Son olarak, devasa surların toplarla yıkılabileceğinin görülmesi ise Avrupa’da kralların derebeylerine karşı elini güçlendirdi.

Özetlemek gerekirse 1453 yılı, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın kapılarını aralayan tarihi bir milattır. Aynı zamanda bu fetih, çocukluğunda büyük krizlerle sınanmış genç bir hükümdarın, askeri dehasını dünya liderliğine dönüştürme hikayesidir. Ama en önemlisi, statik savunmaların; bilim, mühendislik, lojistik ve stratejik akıl karşısında diz çöktüğü andır. Demek ki bilim ve strateji, kaba kuvvete karşı mutlak bir zafer kazanmıştır.

DİĞER YAZILAR